Evliya Çelebi’yi daha iyi
anlatabilmek için onun hoş ve tuhaf bir yazısını alacağım ve ben de kendisinin
bu küçük fıkrasıyla başlayacağım. Bu küçük fıkra, Evliya'nın ne kadar hayal
perver bir adam olduğunu anlatacaktır.
Evliya bunu nereden duymuş, nerede
okumuştur? Kitabında yazmıyor. Fakat dikkat ederseniz bu yazdıklarına Evliya
tamamen inanmıştır; samimiyet, onun belli başlı vasıflarından birisidir.
Evliya'ya göre; Hazreti Nuh'un gemisi
su almaya başlamış, Hazreti Nuh telaş etmiş, bu sırada yılan gelip; eğer beni
insan etine doyurursan ben de deliği tıkar sizi kurtarırım, demiş. Hazreti Nuh
da bunu vaat etmiş.
Şimdi satırları Evliya'ya bırakalım:
Pire, bit, akrep ve çıyanın yaratılmasının sebebi: Rivayet olunur ki bu esnada
Nuhun gemisini kurtaran yılan gelip ider: ‘’Ya Nuh! Beni adem etine doyurmayı
vaat etmiştin,kerim olan sözünde durur’’..
Hazreti Nuh hayrette kalır. Hemen ol
dem Cebrail Aleyhisselam gelip ider: ‘’Ya Nuh! Rabbin sana selam etti. Gemiyi tufanda
halas eden bendim. Nuh’un kavmi bunu yılandan bildiler. Yılanı ateşe atsın ki
ne acayip şeyler görür... Nuh’un vaadi gibi biz de yılanı adem etine
doyuralım’’. Nuh yılanı ateşe attı. Gene Cebrail'in tarifiyle Nuh nebi yılanın
külünü havaya savurdu. Rüzgar da yılanın külünü Nuh’un ümmetinin üzerine
düşürdü. Yılanın derisinden husule gelen küllerden pire hasıl oldu. Etinin
külünden bit meydana geldi.Bugüne
kadar Nuh'un ahdu misakı üzere yılan külünden hasıl olan pire ve bit beni ademi
rahatsız etmektedir. Kemiklerinin külü yere düşüp çıyan oldu. Cifesinden hasıl
olan kül akrep oldu. Bağırsakları solucan oldu. Yüreğinin külü yere düşüp
kertenkele ve daha nice haşerat oldu. Cenabı Hak her şeye kadirdir…
Evliya bunları inanarak yazmıştır.
Daha buna benzer nice garip rivayetleri vardır, işte bir sergüzeşti daha…
Evliya, Melek Ahmet Paşa'nın yanında
gezerken, paşa tarafından büyük zararlara uğratılmış olan bir eşkıya çetesinin
içine düşer. Eğer Evliya'dan başka biri olsa, muhakkak ölümü mukadderdir, fakat
Evliya böyle nice sergüzeştler geçirmiştir,kurtulmanın yolunu bilir.
Eşkıyalar, Evliya Çelebi'yi
sıkıştırırlar. Belki de öldüreceklerdir; ‘’Senin paşanın bize ettikleri nedir’’
diye hakaretler ederler.Evliya, gayet
masum ve zavallı bir tavır takınır. Şimdi onu dinleyelim: ‘’Vallah beylerim, bu
dünyada derviş denilen çeşit çeşittir. Ben de avamı nas beyninde atlı, hizmetkarlı
dervişim. Dünya kaydinde değilim. Cenk oldu, vilayetiniz harap oldu, yağma
edildi, ben böyle şeyleri bilmem. Bir garip ademim. Halen sizin misafirinizim.
Şanınıza ne layıksa anı idin. Sizi tatlı hikayelerimle eğlendiririm, diye vafir
tevazuamiz sözler söyledim. Ama, kahvaltı mı ederim, yoksa zehir mi içerim,
korkudan farkında değildim. Hemen, muammer olası birisi dedi ki; Evliya Çelebi
bir garip seyyahı alemdir. Her kimin arabasına binerse anın türküsünü söyler.
Her kimin ihsanını görürse onu methü sena eder. Her kande bası hoş ise anda
taam edip sarhoş geçinir, dedi.
Ol esnada Haydar Kethüda geldi.
Aralarında kavga gıktı. Kılıç kılıca birbirlerine girdiler; Evliya, şuna bir
kılıç da sen vur, dediler. Yerimden sıçrayıp başından mendilini, kulağından
menkuşunu ve hançerinin kını ile bıçağını aldım... Yalandan öf pöf ederek
üzerine saldırır gibi yaptım. Haydar Ağanın leşinin ayağından sürürken
koynundan saati düşmekle aldım,kapıarasında yüzüklerinialdım...
Öyle bir hengamede, kendisinin dahi
hayatı tehlikede iken kaşla göz arasında saati, yüzükleri düşünebilmesi ve
bunları olduğu gibi yazması çok şayanı dikkat bir şey olsa gerektir...
Üç yüz sene evvel şiir ve yazı
lisanının en ağdalı olduğu bir devirde yaşayan Evliya, devrinin çok üstüne
çıkarak oldukça açık bir dil kullanmıştır. Onun bazı parçalarını okurken adeta
bugünkü dil ile yazılmış gibi hiç yadırgamıyoruz.
Denebilir ki Evliya, yazı dilinde ilk
inkılabı yapmış, sadeliğe doğru da ilk adımı atmış bir insandır.
Hepimiz biliriz ki hikaye, roman gibi
yazı şekilleri dilimize, Tanzimat’tan sonra girmiştir. Eski edebiyatımız dar
bir kilişe içinde sıkışıp kalmıştı. Halbuki Evliya'nın Seyahatnamesinde öyle
parçalar vardır ki, mükemmel bir tahkiyedir. Bugün yazılmış gibi zevkle
okunacak pasajları vardır.
Şimdi size onun, hiçbir kelime ilave
etmeden, hiçbir kelimesini değiştirmeden Kara Haydaroğlu hakkında yazdığı parçayı
nakledeceğim. Onu, eseriyle tanıtmak muhakkak ki en doğru bir harekettir. Bu
parça, modern hikayecilerimizin en usta olanları bile hayrette bırakacak bir
üslüpla yazılmıştır.
‘’Kara Haydaroğlu’nun tutulup Dersaadete
götürüldüğü: Melek Ahmet Paşa efendimizin ağalarından sabık Türkmen ağası Kara
Hasan Ağaya hattı şerifler gidip; ya Kara Haydar'ın başı, ya senin bağın, deyu
istimaletler verildi.
Koca Hasan Ağa iki bin kadar bahadır
yarar iş erlerini başına biriktirip Kara Haydaroğlu'nun bir mahalde gizli
bulunduğunu, haber alarak cümle vilayet ahalisine haber edip aranı vermeyerek
haramiler üzerine gider. Cümle askerini çifte atlara bindirip alem ağyardan hali
iken şakinin gizlendiği karyeye varup muhasara, eder.
Kara Haydaroğlu atına süvar olup iki
yüz kadar melun yiğitlerle askeri İslamı yararak köyden çıkar. Meydanı harbde
dilirane hücumlarla üç saat kadar cenk ederler. Hasan Ağadan kırk üç adam şehit
olup onlardan da yedi melun yere düşer. İkindiye kadar devam eden cenk sonunda
Kara Haydaroğlunun atı mecalsiz kalıp Kara Mani nam şaki refikinin getirdiği
ata binerken Hasan ağa tarafından atılan bir kurşun Kara Haydaroğlunun uyluğuna
isabet eder. Böyle yaralı olduğu halde gene dokuz yiğit şehit edip aher
mecalsiz kalarak güneş batarken firar edip kaybolur.
Ertesi sabah etrafa nefiriam emirleri
gönderilip Kara Haydaroğlunu haber verene beş at ve beş kese verileceği,
yanında olup da haber vermeyenin evi başına yıkılacağı ilan olunur.
Üçüncü günü bir Yörük gelip; müjde
sultanım! Kara Haydaroğlu kurşun yarasından köyde kalıp cümle haşeratlan dağılıp
kendisi üç adamıyla bir damda kapanmıştır, deyince derakap Hasan Ağa cümle
askeriyle atlayıp o gün, o gece ılgar edip mezkur köyde ateş başında otururken
Haydaroğlu'nu basarlar. Yattığı yerden yedi yiğit daha şehid edip aher silaha
iktidarı kalmayınca cümle silahları elinden alınır.
Meğer ilk cenk sırasında uyluğuna
kurşun rasgeldikte akılsız melun herif bir kamışa barut doldurarak yarasının
ağzına dayayıp ateş vermiş. Uyluğu pare pare olup tiftik tiftik atılmış.
İşte Kara Haydaroğlu İstanbul’a
getirilirken biz de Üsküdar’da idik. Kara Haydaroğlunu iki beygirli sal bir
taht üzerinde götürürlerdi. Başında sarı ipek bir şal sarınıp sırtında yeşil
kürk vardı. Gayet nahif ve zayıf olmuştu. Ben Kara Hasan Ağa ile buluşup:
—Sultanım, Kara
Haydarzade beyefendimizi Allaha şükür ele geçirmişsiniz.
Dediğimde kendisi de
bana:
—Evliya, eğer Kara Haydaroğlu ile aşinalığın varsa yürü
gidelim. Kendisini biraz teselli eyle. Bir mert kişidir.
Dedi.Haydaroğluna vardık.Hakir:
—-Essalamun aleyküm
beyim, hoş geldin, safa geldin,dedim.Hemen Kara Haydaroğlu:
—Bre hay cankurtaran
Evliya Çelebim! Sen de hoş geldin ve safa geldin.
Ama ben hoş gelmedim,
işte siyaset meydanına götürülürüm.
Dedi. Sonra dertli
dertli anlattı:
—Evliyam bilir misin? Engüri
vilayetinde bir kış günü bizi bastığın zaman, senden canımızı kurtarmıştık.Ama şimdi bu Hasan Ağanın sayesinde bizim can
kuşumuz uçacak gibi görünüyor.
Dedi. Eski maceramızı
Hasan Ağa'ya anlattı ve ağlamaya başladı. Ben çok müteessir oldum. Ona:
—Ne ağlarsın beyim?
Hemen padişah huzuruna vardıkta; padişahım, kuşça canıma kıyma, beniGirid'de Deli Hüseyin Paşa yanına gönder,
din uğruna şehit olayım, de...
Dedim. Kara Haydaroğlu:
—Behey Evliyam! Ölüm
olduktan sonra sızlanmak ne boyna borç ola!.. Ben bir can için minnet miederim? dedi,sonra:
—Gel Evliyam, senin
ağzını öpeyim. Sen iyi dersin ama Evliya Efendim, ben bana ettim, ben bana...
Diyerek uyluğunu açtı.
Ne göreyim? Parmak kalınlığında kurtlar... Yara çürüyüp uyluğu pare pare olmuş.
Ertesi gün Üsküdar’dan bir cerrah
gelip yarasını seksen yıllık şarap ile yıkayarak çürük etlerini çıkardı, bu
iflah olmaz, dedi.
Sonra Haydaroğlunu sadrazamın
huzuruna götürdüler. Koca Mevlevi Sadrazam Mehmet Paşa ona:
— Niçin bu kadar
zamandır haramilik edip ibadullahı katlederdin? Dedi.
Kara Haydaroglu sadrazamı Mevlevi külahıyla
görünce:
—Dede efendi! dedi,
kurt oğlu kurt idim. Kişi aldığına göre satar. Baba ve anasından
gördüğünü,işler. Hüküm Alahındır.
Hasan Ağa yalvardı:
—Sultanım, affedin,
Girid'e gönderin.
Dedikte sadrazam:
—Nola, şimdi
gönderelim. Dedi.
Sadrazam tekrar,söze başladı:
—Bre Kara Haydaroğlu!
Niçin Kütahya veziri Küçük Çavuş Paşa gibi bir veziri katlettin? Dedi.
Kara Haydaroğlu:
—Cenk halidir. Öyle
olur. Benim yanıma getirdikleri vakit bir Osmanlı vezirinin ırz ve haysiyeti
vardır,deyip azat etmiştim. Sonradan Katırcıoğlu
şehit etmiş haberim yoktur. Dedi.
Paşa:
—Ya şehit ettinizse
hazine ve malları nice oldu? Ve bu kadar senedir baban eşkıya idi. Anın elde
ettiği mal ve senin bu kadar zamandır şundan bundan aldığın mallar hangi
dağlarda gizlidir? Dedi.
Haydaroğlu:
—Sultanım! Bunun suali
mahşerde olacaktır. Çıkası bir canım için bu kadar insanı ele verip, ateşe yakıp
anlarda olan ve dağlarda saklı bulunan malları hiç diyemem. Koca vezir! Gün
akşamlıdır. Dün doğdum, bugün ölürüm. Hemen işini gör. Dedi.
Bunun üzerine sadrazam
da:
—Nola baş üstüne!
Diyerek asesbaşıya emir
verdi:
—Varın, Parmakkapı'da
asın!
Diye ferman etti. Hakir dahi ağlayarak
onun yanında Parmakkapı'ya gittim. Oraya vardığında boğazına ipi geçirip
boğdular.
Hangi realist muharrir, bir vakayı
bundan daha temiz, bundan daha açık yazabilir. İşteEvliya,işteeseri.
Lisanındaki temizliği, üslubundaki
çeşnisi, realistliği, ve nihayet bir çocuk kadar saf karakteri ile Evliya
Çelebi ile ne kadar övünsek yeridir.
Yazan : Zuhuri Danışman
İstatistikler
Kayıtlı Kullanıcı : 1523
Kayıtlı Sorular : Çoktan Seçmeli : 3516 Doğru Yanlış : 1470 Boşluk Doldurma : 79
Bekleyen Sorular : Çoktan Seçmeli : 1 Doğru Yanlış : 0 Boşluk Doldurma : 0