Yarışmacılar
  
  
Üye Ol
Şifremi Unuttum


Günün Lafı
İnanç, görmediğimize inanmaktır. Bunun armağanı da inandığımızı görmektir.

ST.Augustine


Yarışma Seçenekleri
Çoktan Seçmeli
Doğru Yanlış
Boşluk Doldurma
Kategori Seçmeli
Zamana Karşı
Sayı Tahmini
Flash Oyunlar


Son Üyeler
serap565
ela
kinG
özkan
maviceli
sam
PATAK
peki_26
tkn2085
sex_berk


Evliya Çelebi

Evliya Çelebi ve Seyahatnamesinden Garip Fıkralar


Evliya Çelebi, övüneceğimiz insanlardan biridir

          Evliya Çelebi’yi daha iyi anlatabilmek için onun hoş ve tuhaf bir yazısını alacağım ve ben de kendisinin bu küçük fıkrasıyla başlayacağım. Bu küçük fıkra, Evliya'nın ne kadar hayal perver bir adam olduğunu anlatacaktır.

          Evliya bunu nereden duymuş, nerede okumuştur? Kitabında yazmıyor. Fakat dikkat ederseniz bu yazdıklarına Evliya tamamen inanmıştır; samimiyet, onun belli başlı vasıflarından birisidir.

          Evliya'ya göre; Hazreti Nuh'un gemisi su almaya başlamış, Hazreti Nuh telaş etmiş, bu sırada yılan gelip; eğer beni insan etine doyurursan ben de deliği tıkar sizi kurtarırım, demiş. Hazreti Nuh da bunu vaat etmiş.

          Şimdi satırları Evliya'ya bırakalım: Pire, bit, akrep ve çıyanın yaratılmasının sebebi: Rivayet olunur ki bu esnada Nuhun gemisini kurtaran yılan gelip ider: ‘’Ya Nuh! Beni adem etine doyurmayı vaat etmiştin,  kerim olan sözünde durur’’..

          Hazreti Nuh hayrette kalır. Hemen ol dem Cebrail Aleyhisselam gelip ider: ‘’Ya Nuh! Rabbin sana selam etti. Gemiyi tufanda halas eden bendim. Nuh’un kavmi bunu yılandan bildiler. Yılanı ateşe atsın ki ne acayip şeyler görür... Nuh’un vaadi gibi biz de yılanı adem etine doyuralım’’. Nuh yılanı ateşe attı. Gene Cebrail'in tarifiyle Nuh nebi yılanın külünü havaya savurdu. Rüzgar da yılanın külünü Nuh’un ümmetinin üzerine düşürdü. Yılanın derisinden husule gelen küllerden pire hasıl oldu. Etinin külünden bit meydana geldi.   Bugüne kadar Nuh'un ahdu misakı üzere yılan külünden hasıl olan pire ve bit beni ademi rahatsız etmektedir. Kemiklerinin külü yere düşüp çıyan oldu. Cifesinden hasıl olan kül akrep oldu. Bağırsakları solucan oldu. Yüreğinin külü yere düşüp kertenkele ve daha nice haşerat oldu. Cenabı Hak her şeye kadirdir…

          Evliya bunları inanarak yazmıştır. Daha buna benzer nice garip rivayetleri vardır, işte bir sergüzeşti daha…

          Evliya, Melek Ahmet Paşa'nın yanında gezerken, paşa tarafından büyük zararlara uğratılmış olan bir eşkıya çetesinin içine düşer. Eğer Evliya'dan başka biri olsa, muhakkak ölümü mukadderdir, fakat Evliya böyle nice sergüzeştler geçirmiştir,  kurtulmanın yolunu bilir.

          Eşkıyalar, Evliya Çelebi'yi sıkıştırırlar. Belki de öldüreceklerdir; ‘’Senin paşanın bize ettikleri nedir’’ diye hakaretler ederler.  Evliya, gayet masum ve zavallı bir tavır takınır. Şimdi onu dinleyelim: ‘’Vallah beylerim, bu dünyada derviş denilen çeşit çeşittir. Ben de avamı nas beyninde atlı, hizmetkarlı dervişim. Dünya kaydinde değilim. Cenk oldu, vilayetiniz harap oldu, yağma edildi, ben böyle şeyleri bilmem. Bir garip ademim. Halen sizin misafirinizim. Şanınıza ne layıksa anı idin. Sizi tatlı hikayelerimle eğlendiririm, diye vafir tevazuamiz sözler söyledim. Ama, kahvaltı mı ederim, yoksa zehir mi içerim, korkudan farkında değildim. Hemen, muammer olası birisi dedi ki; Evliya Çelebi bir garip seyyahı alemdir. Her kimin arabasına binerse anın türküsünü söyler. Her kimin ihsanını görürse onu methü sena eder. Her kande bası hoş ise anda taam edip sarhoş geçinir, dedi.

          Ol esnada Haydar Kethüda geldi. Aralarında kavga gıktı. Kılıç kılıca birbirlerine girdiler; Evliya, şuna bir kılıç da sen vur, dediler. Yerimden sıçrayıp başından mendilini, kulağından menkuşunu ve hançerinin kını ile bıçağını aldım... Yalandan öf pöf ederek üzerine saldırır gibi yaptım. Haydar Ağanın leşinin ayağından sürürken koynundan saati düşmekle aldım,  kapı  arasında yüzüklerini  aldım...

          Öyle bir hengamede, kendisinin dahi hayatı tehlikede iken kaşla göz arasında saati, yüzükleri düşünebilmesi ve bunları olduğu gibi yazması çok şayanı dikkat bir şey olsa gerektir...

          Üç yüz sene evvel şiir ve yazı lisanının en ağdalı olduğu bir devirde yaşayan Evliya, devrinin çok üstüne çıkarak oldukça açık bir dil kullanmıştır. Onun bazı parçalarını okurken adeta bugünkü dil ile yazılmış gibi hiç yadırgamıyoruz.

          Denebilir ki Evliya, yazı dilinde ilk inkılabı yapmış, sadeliğe doğru da ilk adımı atmış bir insandır.

          Hepimiz biliriz ki hikaye, roman gibi yazı şekilleri dilimize, Tanzimat’tan sonra girmiştir. Eski edebiyatımız dar bir kilişe içinde sıkışıp kalmıştı. Halbuki Evliya'nın Seyahatnamesinde öyle parçalar vardır ki, mükemmel bir tahkiyedir. Bugün yazılmış gibi zevkle okunacak pasajları vardır.

          Şimdi size onun, hiçbir kelime ilave etmeden, hiçbir kelimesini değiştirmeden Kara Haydaroğlu hakkında yazdığı parçayı nakledeceğim. Onu, eseriyle tanıtmak muhakkak ki en doğru bir harekettir. Bu parça, modern hikayecilerimizin en usta olanları bile hayrette bırakacak bir üslüpla yazılmıştır.

          ‘’Kara Haydaroğlu’nun tutulup Dersaadete götürüldüğü: Melek Ahmet Paşa efendimizin ağalarından sabık Türkmen ağası Kara Hasan Ağaya hattı şerifler gidip; ya Kara Haydar'ın başı, ya senin bağın, deyu istimaletler verildi.

          Koca Hasan Ağa iki bin kadar bahadır yarar iş erlerini başına biriktirip Kara Haydaroğlu'nun bir mahalde gizli bulunduğunu, haber alarak cümle vilayet ahalisine haber edip aranı vermeyerek haramiler üzerine gider. Cümle askerini çifte atlara bindirip alem ağyardan hali iken şakinin gizlendiği karyeye varup muhasara, eder.

          Kara Haydaroğlu atına süvar olup iki yüz kadar melun yiğitlerle askeri İslamı yararak köyden çıkar. Meydanı harbde dilirane hücumlarla üç saat kadar cenk ederler. Hasan Ağadan kırk üç adam şehit olup onlardan da yedi melun yere düşer. İkindiye kadar devam eden cenk sonunda Kara Haydaroğlunun atı mecalsiz kalıp Kara Mani nam şaki refikinin getirdiği ata binerken Hasan ağa tarafından atılan bir kurşun Kara Haydaroğlunun uyluğuna isabet eder. Böyle yaralı olduğu halde gene dokuz yiğit şehit edip aher mecalsiz kalarak güneş batarken firar edip kaybolur.

          Ertesi sabah etrafa nefiriam emirleri gönderilip Kara Haydaroğlunu haber verene beş at ve beş kese verileceği, yanında olup da haber vermeyenin evi başına yıkılacağı ilan olunur.

          Üçüncü günü bir Yörük gelip; müjde sultanım! Kara Haydaroğlu kurşun yarasından köyde kalıp cümle haşeratlan dağılıp kendisi üç adamıyla bir damda kapanmıştır, deyince derakap Hasan Ağa cümle askeriyle atlayıp o gün, o gece ılgar edip mezkur köyde ateş başında otururken Haydaroğlu'nu basarlar. Yattığı yerden yedi yiğit daha şehid edip aher silaha iktidarı kalmayınca cümle silahları elinden alınır.

          Meğer ilk cenk sırasında uyluğuna kurşun rasgeldikte akılsız melun herif bir kamışa barut doldurarak yarasının ağzına dayayıp ateş vermiş. Uyluğu pare pare olup tiftik tiftik atılmış.

          İşte Kara Haydaroğlu İstanbul’a getirilirken biz de Üsküdar’da idik. Kara Haydaroğlunu iki beygirli sal bir taht üzerinde götürürlerdi. Başında sarı ipek bir şal sarınıp sırtında yeşil kürk vardı. Gayet nahif ve zayıf olmuştu. Ben Kara Hasan Ağa ile buluşup:

—Sultanım, Kara Haydarzade beyefendimizi Allaha şükür ele geçirmişsiniz.

Dediğimde kendisi de bana:

—Evliya, eğer  Kara Haydaroğlu ile aşinalığın varsa yürü gidelim. Kendisini biraz teselli eyle. Bir mert kişidir.

Dedi.  Haydaroğluna vardık.  Hakir:

—-Essalamun aleyküm beyim, hoş geldin, safa geldin,  dedim.  Hemen Kara Haydaroğlu:

—Bre hay cankurtaran Evliya Çelebim! Sen de hoş geldin ve safa geldin.

Ama ben hoş gelmedim, işte siyaset meydanına götürülürüm.

Dedi. Sonra dertli dertli anlattı:

—Evliyam bilir misin? Engüri vilayetinde bir kış günü bizi bastığın zaman, senden canımızı kurtarmıştık.  Ama şimdi bu Hasan Ağanın sayesinde bizim can kuşumuz uçacak gibi görünüyor.

Dedi. Eski maceramızı Hasan Ağa'ya anlattı ve ağlamaya başladı. Ben çok müteessir oldum. Ona:

—Ne ağlarsın beyim? Hemen padişah huzuruna vardıkta; padişahım, kuşça canıma kıyma, beni   Girid'de Deli Hüseyin Paşa yanına gönder, din uğruna şehit olayım, de...

Dedim. Kara Haydaroğlu:

—Behey Evliyam! Ölüm olduktan sonra sızlanmak ne boyna borç ola!.. Ben bir can için minnet mi  ederim?  dedi,   sonra:

—Gel Evliyam, senin ağzını öpeyim. Sen iyi dersin ama Evliya Efendim, ben bana ettim, ben bana...

Diyerek uyluğunu açtı. Ne göreyim? Parmak kalınlığında kurtlar... Yara çürüyüp uyluğu pare pare olmuş.

          Ertesi gün Üsküdar’dan bir cerrah gelip yarasını seksen yıllık şarap ile yıkayarak çürük etlerini çıkardı, bu iflah olmaz, dedi.

          Sonra Haydaroğlunu sadrazamın huzuruna götürdüler. Koca Mevlevi Sadrazam Mehmet Paşa ona:

— Niçin bu kadar zamandır haramilik edip ibadullahı katlederdin? Dedi.

 Kara Haydaroglu sadrazamı Mevlevi külahıyla görünce:

—Dede efendi! dedi, kurt oğlu kurt idim. Kişi aldığına göre satar. Baba ve anasından gördüğünü,   işler. Hüküm Alahındır.

Hasan Ağa yalvardı:

—Sultanım, affedin, Girid'e gönderin.

Dedikte sadrazam:

—Nola, şimdi gönderelim. Dedi.

Sadrazam tekrar,söze başladı:

—Bre Kara Haydaroğlu! Niçin Kütahya veziri Küçük Çavuş Paşa gibi bir veziri katlettin? Dedi.

 Kara Haydaroğlu:

—Cenk halidir. Öyle olur. Benim yanıma getirdikleri vakit bir Osmanlı vezirinin ırz ve haysiyeti vardır,  deyip azat etmiştim. Sonradan Katırcıoğlu şehit etmiş haberim yoktur. Dedi.

Paşa:

—Ya şehit ettinizse hazine ve malları nice oldu? Ve bu kadar senedir baban eşkıya idi. Anın elde ettiği mal ve senin bu kadar zamandır şundan bundan aldığın mallar hangi dağlarda gizlidir? Dedi.

Haydaroğlu:

—Sultanım! Bunun suali mahşerde olacaktır. Çıkası bir canım için bu kadar insanı ele verip, ateşe yakıp anlarda olan ve dağlarda saklı bulunan malları hiç diyemem. Koca vezir! Gün akşamlıdır. Dün doğdum, bugün ölürüm. Hemen işini gör. Dedi.

Bunun üzerine sadrazam da:

—Nola baş üstüne!

Diyerek asesbaşıya emir verdi:

—Varın, Parmakkapı'da asın!

          Diye ferman etti. Hakir dahi ağlayarak onun yanında Parmakkapı'ya gittim. Oraya vardığında boğazına ipi geçirip boğdular.

          Hangi realist muharrir, bir vakayı bundan daha temiz, bundan daha açık yazabilir. İşte  Evliya,  işte  eseri.

          Lisanındaki temizliği, üslubundaki çeşnisi, realistliği, ve nihayet bir çocuk kadar saf karakteri ile Evliya Çelebi ile ne kadar övünsek yeridir.

Yazan : Zuhuri Danışman




İstatistikler

Kayıtlı Kullanıcı : 1523

Kayıtlı Sorular :
Çoktan Seçmeli : 3516
Doğru Yanlış : 1470
Boşluk Doldurma : 79

Bekleyen Sorular :
Çoktan Seçmeli : 1
Doğru Yanlış : 0
Boşluk Doldurma : 0



Makaleler
Eski Palavracı
Tintin (Tenten)
Napolyonun Aşk Mektupları
Red Kit
Kullandığımız Tabirler
Pisa Kulesinin Hikayesi
Türk Subayının Namus Borcu
İngilterenin Trafiği
Padişahların Gezintileri
Süperman

Tüm Makaleler



Anket
Sitemizde Okey - Batak - Tavla Oynamak İster misiniz?
Evet, harika olur
Hayır, gereksiz olur


Bunu Biliyor Musun?
Timsahlar ısırdıkları parçayı kopartabilmek için, kendi etraflarında dönerler.



Bilgisayar ve İnternet