Orta oyunu, Karagöz
oyununun canlısıdır. O, bütün mevzularını tamamen bizden, içimizden almıştı.
Bunu, yeni nesil maalesef görememiştir, bu bir eksikliktir.
Eskiden "Zuhuri
kolu", "Meydan oyunu" denirmiş; sonraları "Orta oyunu"
derlerdi. Bu adların verilmesine sebep: Oyuna çıkan kişilerin birer birer zuhur
edişi, kol teşkil eyleyişi; oyunun meydanda, ortada oynanışı..
Perde kurulup, şem'a yakılıp
oynatılan karagözün canlı nev'idir. Yalnız bunda Hacivad'ın yerine peşekar, Karagözün
yerine kavuklu kaim olur; bütün şahıslar, hanım nine, boy boy zenne (kadın
kılığına girmiş erkek), Siyahi Şetaret Bacı, Razzakizade Tarçın Bey, Tiryaki,
Acem, Kayserili, Ak Arap, Muhacir, Laz, Arnavut, Kürt, Balama (frenk), Yahudi, Matiz
(sarhoş), Tuzsuz Bekir, Aptal... sıralarını savarlar.
Meydana "yeni dünya" tabir edilen,
paravanayı andıran, yanlan bükülü tahta çıta konur, içinde iki kahveci
iskemlesi durur. Başından sonuna kadar, fasla zurna ile çifte nara iştirak
eder, ortaya çıkan her şahsın muayyen bir havası bulunurdu.
Peşekar'ın bestesi segah makamından;
Kavuklununki Hüseyniden; zennelerin "Ey benim nazlı yarim, severim kimse
bilmez halim" bestesi müsteardan; Razzakizadenin "Gelinece bezmi
mestane, döner meclis gülistane" nakış semaisi hüzzamdan; Tiryakinin
"Dili biçareyi mecruh eden tigi nigahındır, beni sevdalara düş eyliyen
zülfü siyahındır" koşması ferahnakten; Acemin "Isfahanda bir kuyu
var, içinde tatlı suyu var" şarkısı ısfahandan; Şamlı Arabın mavalları
hicazdan; Muhacirin "Havada turnam sesi gelir, kanadı burmam" türküsü
eviçtendi.
Kayserili "Gayserinin gızları,
sırma gibi saçları" ile; Laz "Hey tablalu tablalu, paraları
turalu"; Kürt "Karşıda kurt evleri, yayılmış develeri"; Arnavut
"Tunada çırpar bezini pek sevdim Bulgar kızını" ile çıkar; Balama
köhne bir polka tutturup fırıl fırıl döner; Yahudi "Balat kapusundan
yirdim içeri"yi söyliye söyliye zıp zıp zıplar; Tuzsuz Bekir avaz avaz
naraları basar; Aptal da curcunalı nağmelerle sersem sepet damlardı…
Zurna - çifte nara ahenge koyulmuş,
fasıl başlamış. Evvela peşekar çıkagelir, meydanı bir kere dolaşır, iki eliyle
halkı yerden selamlar; o günkü oyunun adını söyleyip, mesela: "Kadının
Fendi, Erkeği Yendi oyununun taklidini aldım, çal!" diyerek bir kenara
çekilir; ardından Kavuklu kendine mahsus hava ile sökün ederek bir defa ortayı
devrederdi.
Peşekarla karşılıklı muhavereye
girişirler. Nükteler, cinaslar, tekerlemeler veriştire veriştire hayli çene
çalarlar. Derken efendim zenneler, Çeşit çeşit taklitler gösterir, fasıl sona
ererdi.
Şekil, tarz öteden beri
böyle...
Bizim çocukluğumuzda ve ilk
gençliğimizde Komik Kel Hasan da ara sıra orta oyunu oynardı ama bu işin asıl
erbabı Kavuklu Hamdı idi. Çarşambaları Merdivenköyü civarındaki
Mama'da, pazartesileri
Küçük Çamlıca yamacındaki Libade'de oyunlar verir, mesiregahlar hınca hınç
dolardı.
Ağaçların altında rütbeli mevkili,
kerli ferli zevat; kafeslerin arkasında kibar kibar hanfendiler, tazeler. Lubiyat
başlamadan önce, kapı dışında zurnacı Şişko Ahmetle çömezi çığırtkanlık eder;
Hamdının oğlu Belediye kavası Enver Efendi, dayızademin süt ninesi Berrak
Hanımın kocasıydı bir aşağı bir yukarı gezinip dururdu.
Kavuklu Hamdi o zaman 55’lik kadardı.
Doğma büyüme Eyüplü imiş. Saçları bıyıkları ağarmış, sevimli yüzlü, babacan
halli bir kırantaydı. Yaradılıştan nekre, hazırcevap."Bu anlattıklarımın
hepsi rüyamış meğerse.." diye uydurduğu kıssalar gayet hoş ve merak çekiciydi.
Zenaatine nasıl siftah ettiğini,
ağzından işiten üstat Ahmet Rasim merhum şöyle nakleder: "Daha tüysüz
tuzsuzken, mahallede akranlariyIe bir araya toplanırlar; kimi kadinnesinin
feracesini gizlice alır, kimi kasaba yalvarıp yırtık pırtık bir peştamal ister,
kimi Eyüp oyuncakçılarından bir havan koparır, bu da dedesinden yadigar kavuğu
aşırırmış. tetimmatı düzer düzmez haydi meydan oyununa, konu komşu da seyrine
seğirtmede.
Günün birinde, kabaca bir arkadaşının
aklına esmiş:
— Gelin, şu tahta
perdeli arsada oynayalım. Ben kapıda dururum, şundan bundan 10 para, 20 para
toplar, pay ederiz! demiş.
O çağlarında Haliç'te bir kaza
atlatıyor, alabora olan kayıktan güçlükle canını kurtarıyor, denizden artık ödü
kopuyor. Aradan 30 bu kadar yıl geçtiği halde gene eski korkusu berdevam;
sandala, vapura binemez; yazın Mama, Libade mevsimi yaklaşınca rahatı huzuru
kaçar, adaklar adıyarak Üsküdar yakasına araba vapuriyle kapağı atarmış. Semte
dönüşte hakeza…
Oyunda kılık kıyafeti hep aynı idi.
Başında beyaz tülbent sarılı, dilim dilim kavuk, sırtında kırmızı cüppe, altında
şalvar, ayaklarında çedik papuçlar, peşinde Kambur Mikael, Kambur Sadi, Cüce
Vasilaki ile ortayı boylar; peşekarla karşılaştı mı çekingen çekingen tepeden
tırnağa onu süzer; beriki aşina çıkıp kandilli temennahları savururken etekleri
tutuşuk, iyi saatte olsunlara raslamış gibi "Destur!" diye kış
kışlarla çırpınır, okur üfler, nihayet tanışırlar; Hamdi;
—Başıma gelenden
haberin yok cancağzım!
Mukaddemesiyle o meşhur kıssalarından
birini anlatırdı.
Faraza; Beykoz dalyanında gözcülük
yaparken direkten yuvarlanıp cumburlop denizin dibine gidişi, köpek balığı
tarafından yutuluşu… Yakacıkta bindiği haşarı atın gemi azıya alarak ta İzmit’e
kadar dörtnala kaçışı... Çağırıldığı kına gece sinde düğün evinin ansızın
göçüsü, bütün davetlilerin hak ile yeksan oluşu...
—Yatakta gözümü açtım,
rüya değil miymiş birader! der demez, heyecanla kulak kesilen seyirciler
gülmeden kırılırlardı.
Önceleri peşekarı, Tosun Efendiymiş; sonraları Küçük İsmaille uyuşmuştu.
Küçük İsmail, udhuke perdaz Abdürrezzakın akıl hocası, rejisörü, aşıklık rolü
yapan aktörüydü. Tuluatçılıkta emsalsiz, sahne ağzı, basma kalıp laflara, cali
tavırlara asla yanaşmaz, evinin odacağızında çoluk çocuğu, eşi dostiyle
konuşurmuş gibi konuşur, leb demeden leblebiyi çakar, her cümleye zemin ve
zamana uygun cevapları şipşak dayardı.
Orta oyununda onun da başında tülbent
sarılı, sipsivri Özbek külahı; sırtında kenarlarına iki parmak kürk kaplı, mavi
çuhadan biniş, elinde şakşak. O ana kadar İstanbul’da yetişmiş peşekarların en
üstünü olduğu muhakkaktır.
Hamdi’nin oyunlarında Büyük Asım
zennelerin anası; Hayali Şair Ömer (Fahri), Kız Tevfik, Zihni, Faik zenne,
Üsküdarlı Arap Ahmet Şetaret Bacı olurdu.
Kız Tevfik, keman kaşları, mahmur
gözleri, bembeyaz teni, kusursuz endamı, fıkır fıkır kaynayışlariyle
harikuladeydi. Billur yaşmağı örtünmüş, eflatun feraceyi giymiş, yüzünde
püskürme benler, kırım kırım kırıtırken eski kurtlarda fısıltılar bitip
tükenmez:
—Kaymak tabağının, bir
vakit ki sermayesi Pesend'in tıpkı tıpkısı!..
—Allah Allah!.. Benli
Hürmüzdeki küçük Allıya ne de andırış Yarabbi!
—Yarım elmanın yarısı
Kodoş Bahrinin İncitab'ı, yarısı bu delikanlı!..
Zennelerin Kavuklunun etrafına
toplanıp hep bir ağızdan, "Kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen
çirkin" diye tutturmaları; hele üstüne üşüşüp tepeli civciv çıkartmak için
yaka paça kuluçka yatırmaya sürüklemeleri ömürdü.
Züppe, çıtkırıldım Razzakizadeye Nuri;
kara papaklı, şal kuşaklı İraniye Meddah Aşkı; kafasına kefiyeyi dolamış,
mütemadiyen ayınlari çatlatan Ak Arap baklavacıya Terlikçi Rifat; Kayserili
pastırmacıya Terzi Salih; Rumelili muhacire Şerbetçi Muhittin; Balamaya
Armenak; matize Tulumbacı Kemal (Kemal Baba); Arnavuda, Kürde, Laza malum
elbiseleriyle bilmem kimler; Tuzsuz Bekire Garbis; aptala komik Ali Riza
çıkardı.
Ali Riza, Şevkiye kapılandıktan sonra
yerini Göztepeli Rafet aldı. Kuşdilindeki Halili Mahmudiye mektebinin çalışkan,
uslu bir talebesiydi; baştan çıkarak haylazlığa saptı, tuluat tiyatrolarına
girdi, çok geçmeden veremden öldü.
Orta oyunu icra oluna gelirken,
sellemehüsselâm ver yansın cihetine gidilmez, birtakım kayıt kuyut gözetilirdi.
Zira hazırun meyanında meriyülhatır kimseler, erkekli kadınlı zevatı muhtereme
mevcut. Saadetlu, utufetlu payeli beyefendiler; müşarünileyhlerin valdesi, kayınvaldesi,
refikası hanımefendiler... işbu hazerat iyice yoklanır, Suriyeli veya Iraklı
varsa baklavacı hacı baba, arnavut varsa bozacı arnavut, bir paşazade yahut
damat bey bulunuyorsa Razzakizade numaralarını üstünkörü geçerlerdi. İffetpenahlardan
ötürü de hanım nine ve kızları çaçaronluğa, dilli düdüklüğe pek varmazlardı.
Bir çarşamba, Mekatibi askeriye nazın
sanisi Riza Paşa Mamaya buyurmuş. Paşa an asıl Kayserili… Pastırmacının sırası
düştüğü vakit, seyircilerden işgüzar bir zabit efendinin keyfiyeti usulca
ihtarı üzerine Terzi Salih soldan geri edince, farkına varan Riza Paşa
"Sırayı bozmasın, çıksın!" haberini yollamış. Kayserili taklidine
kahkahaları kopararak Salihe bol bol bahşiş sunmuş.
Balama, mutlaka doktor olurdu. Lubiyat
karı kadim ya, fi tarihinde frenkten, tatlı su frenginden gayrı İstanbulda
doktor yok. Bu rolü Armenak mükeramelen becerir; kelimeleri çiğniye çiğniye, yutkuna
yutkuna, çetrefil çetrefil meram anlatmaya çabalar; zennelerin suyuna tirit, şıkırdim
sohbete, el şakalarına girişince kocakarıdan, Şetaret Bacıdan bir temiz kötek
yerdi.
Şimdi şurada burada orta oyunu temsillerine
yelteniliyorsa da nerede o eski kavuklu, peşekar, türlü türlü taklitler? Hepsi
çoktan kayıplara karıştı.
Yazan : Sermet Muhtar
Alus
İstatistikler
Kayıtlı Kullanıcı : 1204
Kayıtlı Sorular : Çoktan Seçmeli : 3515 Doğru Yanlış : 1470 Boşluk Doldurma : 79
Bekleyen Sorular : Çoktan Seçmeli : 0 Doğru Yanlış : 0 Boşluk Doldurma : 0