—‘’Baktım ki barsaklarım dökülecek, sol elimle
yaramı tuttum,sağ elimle de bıçağımı!
Vuranın arkasından habre! Habreha… Kan
paçalarımdan akıyordu…Yanımda tabancam olsa arkasından mıhlardım ama.’’
Ahmet
Rasim büyük üstattı. Yalnız yazı değil, görüş ve duyuş üstadı idi… Bu yazıda canlandırdığı
eski palavracı kabadayıları, o günü bilen okuyucularımız pek iyi bilirler.
Gençlerimiz, İstanbul’un yakın tarihine ait bu yazıdan yaşlılarımız kadar zevk
almazlar, fakat ibret alırlar ya…
Bizim bizzat görüp anladığımızave sorup araştırarak kendimizce hasıl
ettiğimiz kanaate nazaran bir ‘’babayiğit’’ kimse ile bir ‘’kabadayı’’ arasında
ahlak, cesaret, ruhen, zahiren, edep ve haysiyet nükatı nazarından dağlar kadar
fark var. Babayiğit adam, cart curta meyletmez, selim gezer, oturur, herkese
davranır, mamafih ürkmez, korkmaz, doğru söyler, fiyaka yanı açık, gizli
kurnazlık bilmez, kumar yerlerinde paya girmez, umumhane dalaverelerinden
hazzetmez, meyhaneleri haraca kesmez. Ağır, vakur görünür, silah taşımaz,
taşısa bile ikide birde çekmez, fakat son kertede çekince vurur, silahı elinde,
ayırıcılar arasından sıyrılıp sokağa dönmez, iş güç, aile sahibi herkesin
itimadını haiz bir şahsiyettir.
...Hasbıhal ediyoruz ya; size garip bir vaka
nakledeyim:
Devri Hamidide en kuvvetli takım Fehim Paşa çetesi
idi.
Bir
gece çetenin kabadayılarından birinin canı dayak istemiş... (Evet, ben bilirim,
bu yolda gezenlerden bir haylisinde, siyahi karıların baba tutması gibi, bir
tutarak vardır. Miadında dayakcağızını yemezse rahat edemez). Gelmiş, birine
çatmış. Adamcağız hasbinallah okuyarak gazinodan kalkmış bir başkasına girmiş,
oturmuş. Oraya da gelmiş çatmış. Bu defa da lahavle ile karışık, kalkmış,
üçüncü bir gazinoya girerken yakasına bir elin sarılmakta olduğunu duymuş,
dönmüş bakmış ki gene o! Artık sabrı tükenmiş, kendi yakasını kurtarmış,musallatın yakasından tutmuş yan
sokaklardan birine sürüklemiş, bir iyice ıslatmış. Yerlere sermiş. Öylece
bırakmış, dönüp giderken dayak yiyen ne dese beğenirsiniz?
— Aman... Efendi, çoluğun, çocuğun başı, yiğitliğin
hakkı için beni dövdüğünü kimseye söyleme?
Oldu mu ya... O ne turşu bu ne perhiz!
Benim erbabından ettiğim tahkikat neticesinde de
tezahür ediyor ki:
Babayiğitliğin
pek aşağısında olan kabadayılık; palavracı, fiyakacı, kıyak, hacamatçı, raconcu
gibi birtakım aksama münkasemdir.
Bunların
aralarına sıkışan ev, dükkan bozanlarla alelıtlak ‘’sulu’’ denilen zümrenin
mevkileri daha zelilanedir. Emin olun ki bu aksam ile zümrenin hemen kaffesi
aşağı yukarı dayaktan göz açamazlar. Ya bir eli ağırından yerler, yahut
birbirlerini döverler, diğer taraftan polisin ''deh... çüşünden'' kurtulamazlar.
Hatta birtakımı zabıta kurşuniyle ölüme mahkumen gezip dururlar. Mamafih
palavracılar en komikleridir. Eski orta oyunlarında "Bir atılışta, bir
arslan, bir vuruşta dokuz can ‘’narasiyle’’ somun pehlivan’lığına çıkan, her
koltuğu iki değil, dört beş karpuz sığacak kadar açık, göğüs ileri, adımlar
cambaz beygiri gibi talimli, başta mevsimine göre fesin üstünde kefye, kuşak,
kukulete, lâz başlığı bağlı, sırtta gene mevsimine göre eski ‘’saku’ bozması,
çifte kapaklı ceketten yelek, ayakta düz, deve derisi potin yahut çizme,
müteveffa aktris Peruz'un kantolarından birinin mevzu olan:
— Var mı bana yan bakan! Tavrıyla geçer, oturur,
konuşur, görüşürler. Bunların en birinci zekası ‘’fırsat kollamak’’, ‘’göze kestirmek’’tedir.
Az cesur, ziyade korkak, polise müdani, dişli kimselere karşı alçaktan görüşen,
onlara beybaba, ağabey diyen başka semtin palavracılarıyla dost,
delikanlılarıyla hoşbeşçi, meyhanede, gazinoda sadrımecliste serefraz, daima
sandık (tulumbacı sandığı - tulumba) açmak, sandık tutmak, meyhane, umumhane kapatmak,
dost tutmak, şunun bunun elinden alüfte almak, baskın verince kama, tabanca
fori:
— Açılın, yoksa kıyarım!
Diye kolları sallıya sallıya baskına gelmiş olan
cemaatin ortasından yol açıp geçmek, yirmi sene evvel bi hacamatçının kaba
etinde çizdiği sathi bir yarayı, o senedenberi her fırsat düştüğünde anlatmaya
başlayarak:
—Beni Kalenderli
Rafet, gece Okçularbaşında kasığımdan vurduğu zaman, baktım ki,barsaklarım dökülecek, sol elimle yarayı sıkı
sıkı tuttum, sağ elimle de bıçağımı... Alakasından habire! habire ha… Laleli.
Aksaray, Şehremini, ta Topkapı, kale kapısı, kovaladım. Herif, ayağına sıkı,
ben de halden düştüm, kan paçalarımdan akıyordu. Yanımda tabancam olsaydı
arkasından mıhlardım ama... Bir iş için kundakçı(silah tamircisi) Sabriye vermiştim...
Gibi her anlatışta yekdiğerini tutmaz palavralar
savurmak, bir meyhane veya gazinodan söz açılsa, gözler yukarı kalkık:
— Benim orada Sardalya Şükrü ile bir kavgam vardır
ki...
Demek, her hangi bir umumhaneden bahsedilecek
olursa:
— Ta on beş sene evvel benim orada Benli Eftalya
diye bir dostum vardı.
Tarzında hatıralarını tazelermiş gibi görünmek,
ölmüş bir kabadayının hatırasını anma sırasında diğer ölmüşleri de şahit tutmak
şartıyla:
— Bir kere Fener gazinosunda bir ağız dalaveremiz
vardır... Rahmetli Şişman Lütfi,Sandalcı Rasim, Tiriz Hasan da beraberdi! Diye hiç görmemiş olduğu kimselerle
aşina çıkmak... Mesela eşkiyadan Ethera ile on beş gün Gebze taraflarında
gezmek, oltacılığı bilmediği halde alamana reisliğini istihfaf etmek, 110
okkalık pehlivan ahçı Mehmedi Yenibahçede iki dakikada yenmek, bir sürgün avında
Kelebek Zihni ile beraber bel kalınlığında bir meşenin arkasından birdenbire çıkan
yavrulu bir ayıyı öldürmek gençliğinde çifte atlı bir kupa arabayı yokuş aşağı
arkasından tutup durdurmak, Yunan muharebesinde on üç yaşında gönüllü yazılmak
gibi, yarısı veya hepsi bir yığın atıp tutmakla vakit geçirirler. Bununla
beraber "palavracı" kurnaz bir tehditkardır. Bilhassa kendi
muhitinde, kendi dairei tahmini dahilinde müstebit yaşamak kaydındadır. Yani hükümet
içinde ufacık bir hükümet etmek ister. Alüfte meselelerinde elini herkesin eli
üstünde bulundurmak azmindedir. Palavralı sözleriyle henüz iyi ve kötüyü fark
etmeyen bir sınıf gençliğe kendi mesleğini telkin eder. Kumarhanelerden mano
alır, umumhanelerde beleş gecelik kalır, yani para vermez. Yer, içer, yatar,
taarruz edenlere karşı koymak, evi mümkün mertebe muhafaza etmek gibi bayağı,
aşağı iyiliklerde (!) bulunur…
Devri istibdatta, hatta Meşrutiyette palavracı
kabadayıların türlüsü vardı. Dövülmesi, vurulması, katli matlübolan kimselere
bunlardan münasibolanları musallat edilirdi.
Bir oduncu İsmail vardı. Biçareyi bir gece tenha bir
sokakta sıkıştırmışlar, güzelce ıslatmışlar, bir halde ki kafa yarık, göz
çürük, dudaklar patlak, hali harap. Bilahare dövenlerden birine sordum:
— Neye dövdünüz? Dediydi ki:
—Vallahi
haberim yok. Paşa dövün, dedi. Dövdük!
Görülüyor ya. Eski zamanlarda yeniçeri ağasının veya
İstanbul kadısının yanında giden falakacılar gibi kimselerdi.
Yazan
: Ahmet Rasim
İstatistikler
Kayıtlı Kullanıcı : 1204
Kayıtlı Sorular : Çoktan Seçmeli : 3515 Doğru Yanlış : 1470 Boşluk Doldurma : 79
Bekleyen Sorular : Çoktan Seçmeli : 0 Doğru Yanlış : 0 Boşluk Doldurma : 0